“Ne beyân-ı hâle cür’et, ne figâna tâkatım var, Ne recâ-yı vasla

2011-01-13 17:26:00
Önce Ruhları Yontmalı

‘Takrîr edemem sûz-ı dil ü derd-i derûnum

Söyletme beni hâtır-ı zârımda keder var’

Gerçekten de insan ruhunun en ince yerinden kopup gelen bir serzeniş, bir tatlı sitemin ifadesi bu beyit. "İçimdeki derdi de, gönlümdeki ateşi de dile getirmem mümkün değil. Bu halimle beni söyletme ki inleyen hatırım kederle dolu!.." Eflatun, "Ruhumuzu bir kaya parçası gibi karşımıza almalı, onu kabalıklarından, fazlalıklarından yontmalıyız." der. Elhak yukarıdaki beyit de kabalıklarından yontulmuş bir ruhun terennümüdür. Yahut tersinden söyleyelim; böyle bir beyti söyleyebilmek için insanın önce kabalıklarından kurtulması, ruhunun zarafet adlı teline terennüm vermesi gerekir. İçinde kederler var iken konuşmaktan kaçınan, sırf içindeki kederler sözlerine yansır da muhatabını incitir diye korkan bir insan düşünün ve bir an, o insanı sevgili karşısında bir âşık olarak farz edin. İşte bu tavır, insanın aşkı kabule hazır hale gelmiş biçimi, diğer ifadesiyle fazlalıklarından yontulmuş hâlinin ifadesidir. Çünkü güzellikleri görmek için önce güzeli görecek göze sahip olmalı, deseni renklendirmek için önce kumaşı dokumalıdır. Evvelce gönlün frekans ayarını yapmak, duyarlılığını artırmak, zarafet ve estetik boyuta taşımak gerekir ki ruh da aynı kalıba girsin. Bunun için de kaba insanlık hallerinden sıyrılmak, kendini o derin halsizlik içinde güçten düşmüş gibi hissetmek ve teslimiyet ile aşka boyun eğmek gerekir. Enderunlu Vasıf Efendi'nin (ö.1824) şu beytinde anlatıldığı gibi:

Ne beyân-ı hâle cür'et, ne figâna tâkatım var

Ne recâ-yı vasla gayret, ne firâka kudretim var

Yani şöyle demek: "Ne hâlimi arz etmeye cür'et edebiliyorum, ne de feryat etmeye takatım var. Ne vuslat umudu için gayrete geliyorum, ne de ayrılığa güç yetirebiliyorum." Bu beyitte dikkatimizi çeken iki tavır mevcut. İlki; âşıkın hâlini beyan etmesinin bir cür'et (cesaret, atılganlık, bir tür haddini aşma ve küstahlık) kabul edilmesi, ikincisi de vuslatı umut etmenin bir gayret olarak algılanmasıdır. Âşık, sevgiliye o kadar kıyamaz durumdadır ki bu yüzden onun vuslatını istemenin cüretkârlığına eşdeğer bir gayrete gelmektedir. Leyla Hanım'ın (ö. 1848) buna benzer bir beyti vardır; der ki:

Pür-âteşim açtırma benim ağzımı zinhâr

Zalim beni söyletme derûnumda neler var

" (A acımasız sevgili!) Beni söyletme ki içimde neler neler var! Öyle ateş doluyum ki sakın ağzımı açtırma (yoksa dünya tutuşacak)!"

Doğrusu bu beyti okuyunca o ince ruhlu kadına, o zarif şiirlerin nazenin şairine acımadan edemedik. Çünkü bu dizeler, yukarıda söz konusu ettiğimiz her iki beyitten daha zalimce ve sevgili karşısında daha cür'etkârcadır. Bir kadın ruhu bütün kırılganlığı ve hassasiyeti ile fazlalıklarından, kabalıklarından en ziyade yontulmuş olduğu halde Leyla Hanım nasıl bir feryat ile böyle söyleyebilmektedir, şaşılır. O ki yalvarandan çok niyaz edilen; sevenden ziyade sevilendir. Belki de bu yüzden, hüzünlü çığlığı başkalarının feryatlarına göre çok daha yakıcı ve ateş doludur. Kişioğlunun tasarrufu altında iyi de kötü de, beyaz da kara da, hatta güzel de çirkin de emre âmâde beklemekte. Bize düşen, bunlardan hangisini tercih edeceğimize karar verebilmek. Unutmamak lazım; kimliğimiz, onu konuşlandırdığımız kabın şeklini ve rengini alır ve ruhlar incelmeden incelikleri asla göremez!..

İskender Pala

7922
0
0
Yorum Yaz